25 Mayıs 2010 Salı

Yük Alacaklısı Hakkının İcrası - Av. Ömer Elmas

Yük alacaklısı hakkı, T.T.K. mad. 1258 f.1’de belirtildiği gibi kanuni bir rehin hakkıdır. Bu hüküm muvacehesinde alacağın tahsili için takip edilecek yol İ.İ.K. mad. 145-153’de öngörülen yollardan rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takiptir, yani rehin hakkını realize etmek isteyen yük alacaklısı normal olarak rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte bulunacaktır.

YÜK ALACAKLISI HAKKININ İCRASI



Av. Ömer Elmas

omerelmastr@yahoo.com


GİRİŞ





Gemi ve yük üzerinde kabul edildiği gibi bazı hallerde yük üzerinde de (deniz ödüncünde akdi) kanuni rehin hakkı öngörülmüştür. Buna yük alacaklısı hakkı denir. Bu hak genel olarak yük sahibinin sınırlı olarak sorumlu olduğu alacaklar için tanınmıştır.



Yük alacaklısı hakkı sahibinin diğer alacaklılara göre takip ve öncelik hakkı vardır. Ancak malların tedavülünü korumak bakımından, gemi alacaklısı hakkından farklı olarak, yükü iyiniyetle iktisap eden kimselere karşı takip hakkı yoktur. Takip hakkı, ancak yükün, donatan , kaptan veya gönderilende yahut rehin hakkını bilerek yükü almış olan üçüncü şahısta bulunduğu sürece mevcuttur (T.T.K. mad. 1077, 1176, 1204, 1232). Yük alacaklısı hakkı, yük üzerindeki diğer rehin haklarından önce gelir.



Yük alacaklısı hakkının doğduğu haller ise;

-Kaptan tarafından yük karşılık gösterilerek deniz ödüncünden doğan alacaklar (T.T.K. mad. 1159),

-Müşterek avarya neticesinde yüke düşen garame borcundan doğan alacaklar (T.T.K. mad. 1204),

-Yükün kurtarılması sebebiyle bir kurtarma-yardım ücreti alacağının doğması (T.T.K. mad. 1232),

-Taşıyanın navlun sözleşmesinden doğan alacakları (T.T.K. mad. 1077) hallerinde yük alacaklısı hakkı mevcuttur.



Yukarıda sayılan hallerden ilk üçünde borçlunun sorumluluğu yükle sınırlı, yani sınırlı ayni sorumluluktur; alacaklı alacağını cebren ancak yükten temin edebilir (T.T.K. mad. 1159, 1204/2, 1234/1)[1].



Yük alacaklısının rehin hakkı, temin edeceği alacağın doğmasıyla deniz ödüncünde akitten, diğer bütün hallerde kanundan doğar.

Rehin hakkının konusu yük ve belirli sürrogatlardan oluşan yük serveti (Ladungsvermögen)dir. Rehin hakkına mevzu olan yük servetinin içeriği, gemi alacaklarındaki geminin durumundan farklı olarak, bütün yük alacakları için aynı değildir: Deniz ödüncü alacaklısına yalnız rehnedilmiş olan yük, müşterek avarya garame alacaklısına sadece garame borçlusu yükler ve her birine düşen miktarlar için, kurtarma ve yardım alacaklılarına da kurtarılan yükler sorumludur; yani rehin hakkı yalnız bunlar üzerinde doğar[2].



Yük alacaklıları için üzerinde yük alacaklısı hakkı bulunan ve yükün yerine geçerek veya yükün yanı sıra;

-Yükün T.T.K. mad. 995 uyarınca satılması halinde, henüz ödenmemiş olduğu veya kaptanın elinde bulunduğu sürece, satış bedeli (T.T.K. mad. 1258 ve 1245/1),

-Müşterek avarya halinde feda edilen veya hasara uğrayan yük için verilecek tazminat (T.T.K. mad. 1258 ve 1256/1),

-Hukuka aykırı hareketiyle yükün ziya veya hasara uğramasına sebep olan üçüncü şahsın ödeyeceği tazminat değerleri de surrogat olarak sorumludur[3].



Yük alacaklısı hakkı;

-Yükün ziyaı; ancak bazı hallerde rehin hakkı belirli sürrogatlar üzerinde devam eder[4],

-Alacağın ödeme,takas, feragat veya başka sebeplerle son bulması,

-Yükün cebri icra yoluyla satılması halinde yük üzerinde; ki karşılandığı oranda satış bedeli üzerine geçer,

-Yükün iyiniyet sahibi üçüncü kişinin eline geçmesi hallerinde sona erer[5].

Ayrıca, “Rehin hakkı, yük alıkonulduğu veya tevdi edildiği yerde bulunduğu müddetçe bakidir; teslimden sonra dahi 30 gün içinde mahkemeye müracaat olunmak ve mal henüz gönderilenin zilyetliğinde bulunmak şartıyla devam eder” (T.T.K. mad. 1077). Yani, taşıyanın navlun sözleşmesinden doğan kanuni rehin hakkı, yükün gönderilene tesliminden itibaren yük gönderilende bulunmak kaydıyla, 30 gün içinde mahkemeye müracaat edilmemesiyle de düşer.



Yük alacaklısı hakları arasındaki sıranın tayininde; alacağın doğuş tarihi esas alınır. Buna göre yeni doğan önce doğana takaddüm eder (Grundsatz der Posterioritaet). Aynı zamanda doğanlar aynı sırada yer alır. Kaptanın aynı zaruret sebebiyle yapmış olduğu muamelelerden doğan alacaklar aynı zamanda doğmuş sayılır (T.T.K. mad.1258). Taşıyanın navlun mukavelesinden doğan kanuni rehin hakkı diğer bütün yük alacaklısı haklarından sonra gelir. Bunun sebebi navlun alacağı bakımından sorumluluğun sınırsız şahsi olmasıdır. Halbuki diğer alacaklar için yalnız yükle başka bir deyişle sınırlı ayni sorumluluk öngörülmektedir[6].






I. GENEL OLARAK



Deniz hukuku alanında, T.T.K. mad. 1235 ve 1258’de bahsedilen hallerden birindeki kanuni rehin hakkının doğumuna sebep olan borcun rızaen yerine getirilmesi halinde bir sorun doğmayacaktır. Donatan ve taşıyanın sorumluluğunun gerçeklik kazanabilmesi için bu borcun rızaen yerine getirilmemesi halinde, alacaklının hakkını almak için donatan ve taşıyanın malvarlığı ya da deniz servetine takip hukuku hükümleri gereğince cebri icra yoluyla müracaatında söz konusu olur.



Ayrıca deniz hukukunun ihtiyaç ve özelliklerine bağlı olarak takip hukuku alanında farklı bazı hükümler getirilmiştir[7].



Örneğin, yük üzerinde alacaklıya tanınan hak, kural olarak kanuni rehin hakkıdır. İ.İ.K.mad. 45 f. 1 “Rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehinin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir” diyerek eğer borçlu kanunca kendisine tanınan haktan feragat etmemişse, alacağı bir rehinle temin edilmiş olan alacaklının öncelikle rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte bulunmak zorunluluğundan bahsetmektedir. Bu hüküm İ.İ.K.’da yer almakla birlikte haddi zatında, takip hukukundan ziyade maddi hukuku ilgilendirmektedir[8]. T.T.K. mad. 1242 f. 1 ile bu zorunluluğa istisna getirilerek gemi alacaklısı hakkında rehnin paraya çevrilmeden iflas yoluyla takip yapılması mümkün kılınmıştır. Ancak yük alacaklılarına bu yol açık değildir[9]. Çünkü yük alacaklarında borçlu çok defa yükle sınırlı, yani sınırlı ayni mesuliyeti haizdir. Cebri iflas tehdidinde, alacağın yük serveti ile karşılanmayan kısmını yük alacaklısının, müflisin masaya dahil diğer mallarından, ki bunlar alacaklı bakımından kara serveti niteliğindedir, elde edebilmesi hukuken mümkün değildir. Ayrıca yine aynı madde gereğince İ.İ.K.’da rehinle temin edilmiş alacaklar için ihtiyati haczin istenemeyeceğine dair olan hükmü uygulanmaz.




II. YÜK ALACAKLISI HAKKININ TAKİP YOLU



Yük alacaklısı hakkı, T.T.K. mad. 1258 f.1’de belirtildiği gibi kanuni bir rehin hakkıdır. Bu hüküm muvacehesinde alacağın tahsili için takip edilecek yol İ.İ.K. mad. 145-153’de öngörülen yollardan rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takiptir, yani rehin hakkını realize etmek isteyen yük alacaklısı normal olarak rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte bulunacaktır.



Rehnin paraya çevrilmesi yolu, kural olarak bir ilamsız icra yoludur. Yani burada rehin alacaklısının takip yapabilmesi için bir mahkeme ilamı göstermesi gerekli değildir. Ancak alacak veya rehin hakkı veya her ikisi birden bir ilama ya da ilam niteliğinde bir belgeye dayanıyorsa rehin alacaklısı ilamlı icra yoluna başvurur (İ.İ.K. mad. 150h).



Rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip usulü (ilamlı ya da ilamsız), haciz yoluyla takiptekine benzer. Yalnız burada haciz safhası yoktur. Çünkü alacaklı rehinli malın satış bedelinden tatmin edilecektir[10].




III. REHNİN PARAYA ÇEVRİLMESİ YOLUYLA İLAMSIZ TAKİP



Rehin alacaklısının rehin hakkı, bir ilama veya ilam niteliğinde bir belgeye bağlı değilse, alacaklının başvurabileceği yol kural olarak, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla ilamsız takiptir[11].


A. Takip Talebi



Takip talebi, genel haciz yolundakine benzerdir. Oradakinden farklı olarak, buradaki takip talebine rehinli menkul malın ne olduğu yazılır. Ayrıca takip talebinin borçlu hanesinde yük sahibi gözükecektir. Üzerinde rehin hakkı bulunan yük borçlunun mülkiyetinde bulunmadığı takdirde İ.İ.K. mad. 145 ve devamı gereğince malike yapılması lazım gelen tebliğler gönderilene, gönderilen bulunmaz veya yükü tesellümden kaçınırsa taşıtana yapılacaktır (T.T.K. mad. 1077 f.3). Bu sebeple yük malikini bildirme mecburiyeti yoktur. Takipte bulunan yük alacaklısının merhun yük ve gönderilen ve gerektiği takdirde taşıtanı bildirmesini yeterli saymak gerekir[12].



İ.İ.K. mad. 145, merhunun üzerinde sonra gelen rehin hakkı sahiplerini bildirme yükümlülüğü getirmiştir. Ancak burada yükün, teslimi meşrut şekildeki rehinden farklı olarak, yük alacaklısı zilyetliğinde bulunmamasıdır. Bu sebeple yük alacaklısı hakları alacakla birlikte kendiliğinden mevcudiyet kazanacaklarından bunların bilinmesine imkan yoktur ve böylece İ.İ.K. mad. 145’in getirdiği ilgili hüküm uygulanmaz.






B. Ödeme Emri ve Kesinleşmesi



Takip talebini alan icra dairesi, borçluya, merhun üzerinde sonradan gelen rehin hakkı sahiplerine ve gönderilene (veya taşıtana) birer ödeme emri gönderir. Ödeme emrine;

-takip talebindeki kayıtlar,

-ödeme süresinin 15 gün olduğu,

-yedi gün içinde itiraz olunmaz ve onbeş gün içinde borç ödenmezse rehnin satılacağı,

-borçlu yedi gün içinde rehin hakkına açıkça itiraz etmezse, artık bu takipte rehin hakkının kabul edilmiş sayılacağı,

-borçlu yalnız rehin hakkına itiraz ederse, alacaklının, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipten vazgeçerek, takibin haciz yoluyla devamını isteyebileceği[13] yazılır (İ.İ.K. mad. 146-147).



Alacaklı, menkul rehninin paraya çevrilmesi için yaptığı ilamsız takipte düzenlediği ödeme emrine herhangi bir belge eklemek zorunda değildir[14]



Ödeme emrine itiraz ve itirazın incelenmesi genel haciz yolundaki gibidir. Ek olarak şu özellikler mevcuttur:

- yedi günlük itiraz süresi içinde alacaklının rehin hakkına ayrıca ve açıkça itiraz etmemiş olan borçlu alacaklının bildirdiği rehin hakkını kabul etmiş sayılır.

-borçlu, ödeme emrine itiraz etmez ve onbeş gün içinde de borcunu ödemezse veya itiraz eder ve itirazı mahkemece iptal edilir veya tetkik merciince kaldırılırsa, alacaklı merhunun satılmasını ödeme emrinin tebliğinden itibaren bir yıl içinde isteyebilir (İ.İ.K. mad. 150e).


IV. REHNİN PARAYA ÇEVRİLMESİ YOLUYLA İLAMLI TAKİP



Yük üzerindeki, kanundan doğan rehin hakkı bir ilamda[15] veya ilam niteliğindeki belgede tespit edilmiş ise, yük alacaklısı hakkı sahibi, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takip yapabilir (İ.İ.K. mad. 150h)[16].



TAKİP TALEBİ



Takip talebi, ilamlı takip yoluna benzerdir. Oradakinden farklı olarak, buradaki takip talebine rehinli menkul malın ne olduğu yazılır. Ayrıca takip talebinin borçlu hanesinde yük sahibi gözükecektir.



Yük alacaklısı hakkı sahibinin ilamlı takip talebini alan icra müdürü, borçluya İ.İ.K. mad. 32’ye göre bir icra emri gönderir ve borçlunun ilgili borcu icra emrinin tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde ödemesini veya bu süre içinde borcu ödemez ve tehir-i icra kararı da getirmezse rehnin satılacağı ihtar edilir[17].



Yük sahibi borçlu, yedi gün içinde de borcunu ödemez ve tehir-i icra kararı da getirmezse, alacaklı, merhunun satılmasını icra emrinin tebliğinden itibaren bir yıl içinde isteyebilir (İ.İ.K. mad. 150e).












V. MÜŞTEREK HÜKÜMLER


A. Paraya Çevirme (Satış)



Yük alacaklısı, ödeme veya icra emrinin tebliğinden itibaren bir yıl içinde menkul rehnin satışını isteyebilir (İ.İ.K. mad. 150e f. 1). Alacaklı bu bir yıllık süre içinde rehinli malın satışını istemezse, yapmış olduğu rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip düşer (İ.İ.K. mad. 150e f. 2).



Genel haciz yolundakinden farklı olarak, burada takip düşmekte, yani iptal edilmektedir. Bu bir yıllık satış isteme süresini geçiren alacaklının, eski takibe devam etmesi mümkün olmayıp yeni baştan rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapması gerekir[18]. Halbuki haciz yoluyla takipte, düşen takip değildir. İsviçre’de her iki halde de takip düşer[19]



Rehinli mallar, genel haciz yolundaki hükümlere göre, hacizli mallar gibi, icra dairesi tarafından satılır (İ.İ.K. mad. 150g)[20]. Merhunun, icra makamları tarafından ve kanundaki şekillere göre paraya çevrilmesi hakkında yer alan hükümler amir hükümler değildir. Taraflar, bu hususta başka bir tasfiye şeklini, ezcümle rehnin alacaklı tarafından paraya çevrilmesi hususunu muteber olarak kabul edebilirler[21].


B. Paraların Paylaştırılması



Paraların paylaştırılması da genel haciz yolundaki gibidir (İ.İ.K. mad. 151).



Rehnin satış tutarı aynı derecedeki bütün rehinli alacakları ödemeye yetmezse, icra müdürü bir sıra ve pay cetveli düzenler (İ.İ.K. mad. 151 f.2).
VI. DENİZ HUKUKUNA MAHSUS DURUMLAR


A. Merhunun Ele Geçirilmesi



Rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte haciz safhası olmadığı gibi merhunun takip talebi ile birlikte icraya teslimi de şart değildir. Fakat icranın satış talebi üzerine, ihaleyi müteakip teslim görevini yerine getirebilmesi için- artık merhunu ele geçirmesi zorunludur.



Menkul rehinlerinde merhunu icraya kaideten alacaklı tevdi eder. Merhun istisnaen borçluda veya üçüncü şahısta ise icra bunu onlardan gerekirse cebir de kullanarak alır. Merhun, örneğin yabancı ülkede olması halinde icraya teslim edilemiyor veya icraca ele geçirilemiyorsa, satış talebi hükümsüzdür[22].



Menkul rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipte icranın satış talebinden önce merhuna el koyabilmesi hukuken imkan dahilinde olmayabilmektedir. Bu durum deniz hukukunun ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır. Sakıncaları ortadan kaldırmak amacıyla tek çare ihtiyati haciz olarak gözükmektedir. Ancak bu da oldukça külfetli bir iştir. Böyle bir durumda eğer alacak şahsi sorumluluğa tabi ise takip haciz yoluyla devam edebilmelidir[23].


B. İhtiyati Haciz



Deniz takip hukukunda yük alacaklılarına tanınan diğer bir imkan ise, T.T.K. mad. 1242/1 gereğince yük üzerindeki kanuni rehin haklarına rağmen yükü ihtiyaten haczettirebilmeleridir. Böylece İ.İ.K. mad. 257’de öngörülen alacağın rehinle temin edilmemiş olması şartı, yük alacaklısı hakları bakımından aranmayacaktır[24].

Dikkat edilmesi gereken bir husus olarak akdi rehinlerde, alacaklıya iflas yolu açılmadığı gibi ihtiyati haciz yolu da açılmış değildir. Ayrıca ihtiyati haciz davadan önce istenebileceği gibi, dava derdest iken dahi istenebilir[25].


C. Rehinde Sınırlama



Kanun belirli hallerde, gemi alacaklısı hakkının aksine, alacaklının yük üzerinde kanuni rehin hakkına sahip olacağını ifade ederken yükün devlet veya kamu tüzel kişisinin malı olup olmadığı ile ilgili bir ayırıma gitmiş değildir. Aksi takdirde, bir müşterek avarya veya kurtarma-yardım hareketi durumunda devlet malı olan yüke gerekli özenin gösterilmemesi ve devlete ait yüklerin kredi ile taşınmaması gibi devlet aleyhine sonuç verebilecektir[26].





SONUÇ





Gemi alacaklısı ve yük alacaklısı haklarından da anlaşıldığı gibi deniz ticareti faaliyetlerinden doğan borçların alacaklıları çoğunlukla rehinli alacaklı durumundadır. Bunların başvuracakları yol da normal olarak rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takiptir.



Yük alacaklısı hakkı denen, yük üzerinde kural olarak kanuni bir rehin hakkı doğuran ve yük sahibinin sınırlı ayni sorumlu olduğu durumlarda hak sahibinin takip ve öncelik hakları vardır.



Yük alacaklısı hakkının doğduğu hallerde, sahip olunan bu ayrıcalıklı durumun realiteye dönüşebilmesi için cebri icra tehdidinin oluşması gerekir. Gemi alacaklısı hakkından farklı durumlar arz etse bile yük alacaklısı hakkının da hukuk tarafından himayeyi haiz olduğu açıktır. Aksi takdirde özellikle yolculukta kredi temini, yükün kurtarma-yardımdan faydalanması, müşterek avaryadan sorumluluk gibi haller gerçekleşmeyecektir.



Ayrıca İ.İ.K. gerekçesinde de belirtildiği gibi deniz hukukunun yapısı gereği, özellikle geminin devamlı olarak dış seferlerde kullanılması alacağın teminini de zorlaştıracaktır. Bu çerçevede de yük alacaklısına ihtiyati haciz imkanı getirilmiştir.



İhtiyati haciz bakımından ise, yük alacaklıları, yük sahibinin yalnız sınırlı ayni sorumlu olduğu durumlarda, ancak sorumluluğa mevzu teşkil eden mallara ihtiyati haciz koydurabilirler. Yük sahibinin aynı zamanda şahsi sorumlu olduğu haller bunun istisnasıdır. Eğer yük sahibinin şahsi sorumluluğu bir miktar ile sınırlı ise yük alacaklıları ancak bu miktar için yük sahibinin diğer mallarını haczettirebilirler (İ.İ.K. mad. 257). Yani yük sahibi bazı yük alacaklılarına karşı yalnız yük serveti ile değil, bunun dışındaki malvarlığı yani kara serveti ile de şahsen sorumludur.



Yukarıda zikredilenler çerçevesinde yük alacaklısı hakkı gemi alacaklısı hakkı gibi kural olarak kanuni bir rehin hakkıdır; ancak T.T.K. gereğince gemi alacaklısı hakkından farklı durumlar da arz etmektedir.


YARARLANILAN KAYNAKLAR







AYBAY, Gündüz, Deniz Ticaret Hukuku ile İlgili –notlandırılmış- Yargıtay

Kararları, İstanbul 2000



ÇAĞA, Tahir, Deniz Ticaret Hukuku III, İstanbul 1988



KENDER, Rayegan – ÇETİNGİL, Ergon, Deniz Ticaret Hukuku, İstanbul 1998



KURU, Baki, İcra ve İflas Hukuku, Ankara 1999



MUŞUL, Timuçin, İ.İ.K. ve İlgili Mevzuat, İstanbul 1999



POSTACIOĞLU, İlhan E., İcra Hukuku Esasları, İstanbul 1969



ÜSTÜNDAĞ, Saim, İcra Hukukunun Esasları, İstanbul 1982








İÇİNDEKİLER



GİRİŞ..

I. GENEL OLARAK..

II. YÜK ALACAKLISI HAKKININ TAKİP YOLU..

III. REHNİN PARAYA ÇEVRİLMESİ YOLUYLA İLAMSIZ TAKİP..

A. Takip Talebi

B. Ödeme Emri ve Kesinleşmesi

IV. REHNİN PARAYA ÇEVRİLMESİ YOLUYLA İLAMLI TAKİP..

V. MÜŞTEREK HÜKÜMLER..

A. Paraya Çevirme (Satış)

B. Paraların Paylaştırılması

VI. DENİZ HUKUKUNA MAHSUS DURUMLAR..

A. Merhunun Ele Geçirilmesi

B. İhtiyati Haciz.

C. Rehinde Sınırlama.

SONUÇ..

YARARLANILAN KAYNAKLAR..





[1] Çağa, Tahir, Deniz Ticaret Hukuku III, İstanbul 1988, s.76

[2] Çağa, s.71

[3] Gemi alacaklısı hakkında olduğu gibi, burada da sigorta tazminatı surrogat teşkil etmez (Çağa, s.71).

[4] Çağa, s.67

[5] Bu hak yükün ne teslimi ne de teslim alan tarafından iyiniyet sahibi bir üçüncü şahsa temlik edilmesiyle düşmezler; sadece böyle iyiniyetli bir kişiye karşı dermeyan edilemezler, kötüniyetli birinin eline geçtiği takdirde tekrar hüküm ifade ederler (Çağa, s.76).

[6] Kender, Rayegan – Çetingil, Ergon, Deniz Ticaret Hukuku, İstanbul 1998, s.179

[7] Özellikle gemi alacaklısının rehnine konu teşkil eden geminin ele geçirilmesinin zorluğu ve özellikle donatanın kötüniyetli olması halinde imkansızlığı düşünülünce özel hükümlerin öngörülmüş olması elzemdir (Kender – Çetingil, s.184).

[8] Postacıoğlu, İlhan E., İcra Hukukunun Esasları, İstanbul 1969, s.503

[9] Çağa, s.94

[10] Kuru, Baki, İcra ve İflas Hukuku, Ankara 1999, s. 361

[11] Burada rehinli malın menkul ya da gayrımenkul olmasına göre ayırım yapamıyoruz. Çünkü yük alacaklısı hakkının konusu gemi alacaklısı hakkından farklı olarak, ki gemi alacaklısı hakkının kapsamında gemi de bulunuyor ve gemi İ.İ.K. mad. 23 gereğince gayrımenkul sayıldığından gayrımenkul rehninin paraya çevrilmesi yoluyla takipte bulunuluyor, sadece yük üzerinde kanuni rehin hakkı tesis etmektedir.

[12] Çağa, s.101

[13] Bu takdirde borçluya mal beyanında bulunması için yedi günlük süre verilecektir. Ancak İ.İ.K. mad. 147/2 gereğince mal beyanında bulunma hükmü deniz hukukunda sınırlı ayni sorumluluk hallerinde uygulama imkanı yoktur. Çünkü alacağı sınırlı ayni sorumluluğa tabi olan bir yük alacaklısı takip talebiyle birlikte bildirmiş olduğu merhun dışındaki bir maldan hakkını alamaz (Çağa, s.102).

[14] Beyoğlu İ.T.M. 11.2.1993 t., E.93/189, K.93/135 (Aybay, Gündüz, Deniz Ticaret Hukuku ile İlgili

–notlandırılmış- Yargıtay Kararları, İstanbul 2000, s.679)

Beyoğlu İ.T.M. 22.12.1992 t., E.92/1357, K.92/2140 (Aybay, s.677)

[15] Yargıtay 11.HD. 7.11.1995 t., E.95/15346, K.95/1523 (Aybay, s.671)

[16] “Rehin hakkının konusu menkul mallar olduğu için, onun kesinleşmesi koşulu aranmayacağı gibi, bu karara itiraz edilmiş olmasının da takibe konulmasını engellemeyip, ilamların icrasına dair hükümlerin kıyasen uygulanacağı” Yargıtay 12. HD. 26.6.1997 t., E.97/7025, K.97/7564 (Muşul, Timuçin, İ.İ.K. ve İlgili Mevzuat, İstanbul 1999, s.158)

[17] Kuru, s.366

[18] Kuru, s.369

[19] Üstündağ, Saim, İcra Hukukunun Esasları,İstanbul 1982, s.380

[20] Yargıtay 11. HD. 7.11.1995 t., E.95/15346, K.95/1523 (Aybay, s.671)

[21] Postacıoğlu, s.510

[22] Çağa, s.108

[23] Çağa, s.108

[24] Kanunun gerekçesinde: “gemi daima hareket halinde bulunan ve yurt içinde dahi nerede bulunduğunu tespit daima mümkün olmayan ve her zaman kolayca yurt dışına çıkması mümkün olan bir servet unsuru olduğu cihetle, gemi üzerindeki kanuni rehnin ihtiyati hacze engel teşkil etmesi, İ.İ.K. mad. 257’de yer alan hükmün konuluş sebebine uygun düşmemektedir. Bu itibarla gemi üzerindeki kanuni rehne rağmen gemilerin ihtiyati hacze tabi tutulması ve böylece onların yer değiştirmelerine meydan kalmadan alıkonulmaları zaruridir” denilmektedir (Kender – Çetingil, s.185).

[25] Beyoğlu Asliye Ticaret Mah. 18.2.1993 t., E.92/560 (Aybay, s.681)

[26] Çağa, s.120-121. “İ.İ.K. mad. 82’deki haciz yasağı akdi rehin hakkı tesisine ve kanuni rehin hakkının doğmasına engel teşkil etmediği gibi kamu hukukunun kamu hizmetine veya halkın istifadesine tahsis edilmiş devlet mallarının cebri icraya konu yapılmasını yasaklayan prensibi rehin hakkının doğmasını değil, ancak tahsisin devamınca onun kullanılmasını önleyebilir. Ancak bunlara ilişkin surrogatlar ve tahsis ortadan kalktıktan sonra bizzat mallar üzerinde rehin hakkının kullanılmasına engel yoktur” (Çağa, s.120-121).

KOOPERATİFCİLİK HAKKINDA

Kooperatiflerin çıkışı, gelişmesi - Türkiye'de Kooperatifler - Mustafa Kemal Atatürk'ün Kooperatif anlayışı - Kooperatiflerin Hukuki yapısı - Yapabileceği işler - Yardımlaşma Sandığı - Fon konularında bilgiler içermektedir.

Muzaffer Deligöz
Danışman
muzafferdeligoz@ena-ajans.com

1.GİRİŞ

Bugün birçok ülkede Kooperatifler siyasi bağımsızlığı tamamlayan ve ekonomik demokrasiyi sağlayan Sivil Toplum Örgütleri olarak kabul edilirler. Bu sebeple de, Sosyal Politikalara aracı olmaları yanında; geniş bir halk hareketini de oluşturmaktadırlar. Kooperatiflere sivil toplumun ekonomik örgütüdür; çiftçinin, esnafın, işçinin ekonomik savunma aracıdır diyebiliriz. Yani kooperatifler, ekonomik faaliyette bulunan sivil toplum örgütleridir. (Mülayim 1998:134)

Bu sebeple, daha geniş bir alanda faaliyet gösteren kuruluşlar olarak kooperatifleri “Sendikalar”a benzetebiliriz.

Batıda kooperatiflerin tekelci ve spekülatör sisteme bir tepki olarak çıktığını görüyoruz. Kooperatifçiliğin gelişimini de, üretici veya tüketicileri bir araya getiren, onları ekonomik ve sosyal alanda bağımsızlığa ve özgürlüğe götüren bir Sosyo-Ekonomik hareket olarak görmekteyiz. Kooperatifler bu işlevlerini 19. yy ikinci yarısından itibaren bütün batı ülkelerinde yerine getirdiler. (Güven 1997; 200)

Kooperatiflerin bu özelliğini, Sendikalarda da görüyoruz. Ancak O’nlar işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştıkları için daha siyasal ve daha dar bir alan içinde bulunuyorlar. Kooperatiflerin ilk kurucuları işçiler olmuşsa da, zamanla daha geniş kesimlere yayılması sebebiyle işçi dışı kesimleri de içine almıştır.

Kısacası, Kooperatifler de Sendikalar gibi; fakirin, işçinin, esnafın, üreticinin ve tüketicinin ekonomik menfaatlerini, tekelci ve spekülatör grup ve iktidarların elinde dengelemiş, savunmuş ve korumuş kurumlardır. Bunlar zamanla Demokratik bir hareket hüviyetini almış; Ekonomik ve sosyal demokrasinin temel kurumlarından biri haline gelmişlerdir.

2.TÜRKİYE’DEKİ GELİŞME

Ülkemizin sosyal ve ekonomik yönden kalkınması, demokrasinin yerleşmesi, çevrenin ve barışın korunması için, ülkemizde demokratik kooperatifçiliğin mutlaka geliştirilmesi gerektiği herkesçe kabul edilmesine karşın, kooperatifçiliğin etkili bir biçimde gelişmesi için gereken önlemlerin yeterince alındığını söylemek maalesef mümkün değildir. (Mülayim 1998:5)

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, özellikle 1920-1938 seneleri arasında Mustafa Kemal Paşa, özel ve devlet sektöründen daha fazla Kooperatifçiliğe önem vermiştir. Halbuki Avrupa, kooperatifçiliği 1948 yıllarında ayrı bir sektör olarak algılayabilmiştir. Böylece Atatürk, genç Türk Cumhuriyetinde 1920’lerden itibaren ülke kalkınmasında kooperatifçiliğe gereken önemi vermiş, hatta bunu itici güç olarak kullanmıştır. 1920 de TBMM ne sunulan Kooperatif Şirketler Kanun tasarısı, kanunlaşamamasına rağmen bunun bir göstergesidir.

1925 de çıkarılan bir kanunla kurulan Ankara Memurlar Tüketim Kooperatifinin 1 No.lu üyesi Mustafa Kemal Paşa, 2 No.lu üyesi Başvekil İsmet Paşadır.

30 Haziran 1936 da Adana/Silifke Ziraat Bankasına verilen 9 köyü içine alan TEKİR KOOPERATİFİ’NİN kuruluş dilekçesi, 1 No.lu üye M. Kemal Paşa tarafından verilmişti. (Mülayim 1998:17) İlerki yıllarda bu konu oldukça değişik bir gelişme göstererek; 1980 lerden sonra iktidarlara daha uygun gelen ve her türlü suiistimale müsait KİT’ler oluşturulmuş; kooperatiflerden yararlanılması bir kenara bırakılmıştır.

3.ŞİRKETLERE GÖRE

Kooperatiflerle şirketlerin benzerliğine gelince, belirli ticari hedefleri olan ve ortak sayıları muayyen bulunan şirketler; Kooperatifler gibi daha Sosyo-Ekonomik olamamışlar, belli ekonomik menfaatlere hizmet etmişlerdir.

Burada yeri gelmişken söylemek gerekir ki, Batıda gelişmiş olan HALKA AÇIK Anonim Şirketler, Kooperatiflerden daha etkin olarak Ekonomik Politikalar üzerinde tesir meydana getirmişlerdir. Hatta denilebilir ki, Sendika ve Kooperatifler Sosyalizm ve Komünizmin pençesinden kurtulamazken, bu şirketler bu fikirlerin iflasına veya gerilemesine tesir etmişlerdir.

4.SOSYAL POLİTİKALAR ve KOOPERATİFLER:
Kooperatifçilik, Modern Sosyal politikaların birçok ilkeleri ile aynı hedeflere yöneliktir. Sosyal Politikaların hedefleri, toplumun hedefleridir. Bunlar da
•Sosyal Gelişme
•Sosyal Adalet
•Sosyal Barış ve Denge
•Eşitlik, Demokrasi gibi ilkelerdir.
Bu hedefler, toplumu bunalım ve çatışmalardan koruyacak sağlıklı bir düzen oluşturmaya yöneliktir. Beynelmilel Kooperatifçiliğin hedefleri de bu ilkelere benzerlik taşır:

1937 de yapılan Uluslararası Kooperatifler Birliğinin 15.Kongresinde, yukarıdaki ilkeleri sağlayıcı kararlar alınmıştır:
•Açık üyelik
•Demokratik Yönetim
•Irk, din, siyasal tarafsızlık
•Eğitim ve işbirliği
•Faizin sınırlandırılması
gibi ana hedefler belirlenmiştir. Bu da gösteriyor ki, Kooperatifçiliği yalnız işçi sınıfının veya dar bir kesimin menfaatlerine uygun görmek büyük bir yanlışlıktır.

5.KOOPERATİFLERİN ÇIKIŞI

Modern manada kurulan ilk Kooperatifin 1844 yılında İngiltere’nin (ROCHDALE) şehrinde 28 dokuma işçisinin kurduğu TÜKETİM KOOPERATİFİ olduğu söylenir. (Mülayim–1998;130)

1863 yılında Mithat Paşa’nın kurdurduğu (TARIM KREDİ KOOPERATİFİ) denilebilecek (MEMLEKET SANDIKLARI) ile kooperatifçiliğin Türkiye’de başladığı kabul edilmektedir.

6. GELİŞEN KOOPERATİFCİLİĞİN ABD ÖRNEĞİ

Kooperatifler diğer ülkelere göre, ABD de oldukça geniş alanda kullanılmaktadır. Nakliye Kooperatifleri ABD’de diğer kooperatiflere göre daha yenidir. Ülkelerin gelişmişlik durumuna göre, kooperatif kuruluşları da değişiklik göstermiştir.

1964 yılında ABD de 173 Ulaştırma Kooperatifinde 36.138 üye vardı. Bu üyeler, daha ziyade küçük işletmelerdi.

Bunların yanında Taksi Sürücüleri de ayrı bir kooperatif oluşturdular. Bu kooperatifler üyeleri için (bunlar küçük işletmelerdi) taşıma, sigorta ve diğer hizmetleri sağlıyorlardı. Bu kooperatifler ayrıca taksi şöforlerinin SAĞLIK ve YAŞAM SİGORTASI’NI da yaparak, ortaklarını güvence altına alıyorlardı. (Güven–1997; 211)

7.TÜRKİYE’DEN İKİ ÖRNEK

1975 yılında, bir nakliye kasabası olan Bolu/YENİÇAĞA’da, üye ARAÇLARININ ve ŞÖFORLERİNİN kazaya uğramaları halinde, masraflarının karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma esasına uygun olarak, karşılıklı kefalet usulü ile karşılanması için kurulan iki kooperatif muvaffakiyetli bir çalışma yapmıştı. Bu kooperatiflere Kdz. EREĞLİ ve KARABÜK Demir Çelik İşletmeleri nakliyatında çalışan 250 TIR dahil olmuş ve Kooperatifçiliğin gayesine uygun iyi hizmetler verilmişti. Daha sonra İstanbul’da aynı çalışmayı yaptığımız (ÇAĞDAŞ TÜKETİM KOOPERATİFİ) de yüzlerce üyesine aynı hizmetleri verdi.

Ancak, Türkiye’de yapılacak çalışmaların menfaat gruplarının zararına işlememesi gerekir. Aksi takdirde çeşitli yollarla engellenirsiniz. “Kooperatifcilik yoluyla üyelerin zararlarının karşılanması” olan yukarıdaki çalışmalar da Sigorta sektörünün düşmanlığını çekmekte geçıkmedi. Çok değerli Profesörlerimizin müspet mütalealarına rağmen kooperatif kapatılma zorunda kalındı. Halbuki, kooperatifciliğin temel misyonu ve fonksiyonu “Yardımlaşma, Dayanışma ve Kefalet yoluyla” üyelerinin yardımlaşmasıdır.

8.TÜRKİYE’DE KOOPERATİF MEVZUATI

Anayasanın 171. maddesi:
“Devlet, Milli Ekonominin yararlarını dikkate alarak, öncelikle üretimin artmasını ve tüketicinin korunmasını amaçlayan Kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır.” diyor

1163 sayılı KOOPERATİFLER KANUNU’nun 1. maddesi kooperatifi şöyle tarif ediyor:
“ ... ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ... karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp, korumak amacıyla....kurulan, değişir ortaklı ve değişir sermayeli teşekküllere kooperatif denir”

Görüleceği üzere, kooperatiflerin kuruluş amacı kanun koyucu tarafından :
•Ortakların Ekonomik çıkarları
•Ortaklar arasında karşılıklı yardım ve dayanışma düşüncesi
•Yardım ve Dayanışma gereği, her ortağın öteki ortağa zincirleme (müteselsil) kefil olması
•Gereği kadar ortak ve sermayesi olabilen hükmi kişilik olarak kabul edilmiştir.

Kooperatif adı ve faaliyeti, ancak bu hükümlere uygun olarak kurulmuş ve çalışan kuruluşlarca kullanılabilir. (Altuğ–Odyakmaz 1993:48)

Daha önce, Türk Ticaret Kanununun 485-502. maddeleri ile tanzim edilmiş olan kooperatifler ile ilgili hükümler 24/4/1969 tarih ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 100. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Mevzuatımızda Kooperatifler iktisadi gayesi daha hakim olan bir şirket çeşidi olduğu için, ortakların iktisadi menfaatleri esas alınarak özel bir konuma sahip kılınmıştır. (Tüzün –3.baskı:180)

Bu sebeple 1163 sayılı kanun tasarısının gerekçesinde “ Demokratik düzen içinde kalkınma hamlelerinin ekonomik alandaki gelişmelerini birlikte gerçekleştirmek amacı ile kanun tasarısının sunulduğu” belirtilmektedir.

Kooperatifler Kanununun 1.maddesini incelediğimizde maddenin unsurlarını şöyle görüyoruz:

1.İKTİSADİ GAYE:

Kuruluş gayesi, ortakların belirli ekonomik menfaatleri ile meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçları karşılamaktır. Ord.Prof.Dr.E.Hirş “Kooperatif Şirket, müşterek menfaat sahibi olan kişilerin, bu menfaatlerini karşılıklı yardımla temin etmek için birleşerek vücuda getirdikleri hukuki şekildir” demektedir.

“ ...Görevi ortaklarının ihtiyacını tatmine müteveccihtir. Örneğin kredi kooperatifleri ortaklarının kredi ihtiyaçlarını münferit azalara ödünç vermek; istihlak kooperatifleri ortaklarının gıda ve ihtiyaçlarını toptan eşya satın alarak bunları ortağa parekende fiyatla satmak....gayeleriyle kurulurlar.” (Hirş –1948:351)

Kooperatiflerde kar gayesi esas değildir. Bu sebeple şirketlerden esaslı bir şekilde ayrılırlar. Kooperatiflerde kardan hisse ikinci derecede bahis konusu olabilir. Ord.Prof.Dr.Hirş “...temin edilen kar bütün masraflar çıkarıldıktan sonra, teslim ettikleri mahsul nispetinde azalara dağıtılır. Bu sebeple şeriklere para dağıtmanın hakiki anlamı ile bir temettü tevzii olmadığı, azalar arasında yapılan hukuki bir hesaplaşma olduğu, kooperatif görevinin bir komisyoncunun gördüğü görevin aynı olduğunu” belirttiğini görüyoruz. (Hirş – 1948:352)

Kooperatif, ortaklarıyla bir arada büyük bir aile şirketi durumundadır. Buradaki karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet asıl gaye olup, kar elde etme önemini tamamen kaybetmiştir. Kooperatif ortaklarının gücünden istifade edilerek ihtiyaçlarını ucuz ve kolay temini öngörülmektedir. (Tüzün–3.Baskı:184)

Kredi kooperatifleri, ortaklarına belirli nispetlerde ödünç para vererek işlerinin yürümesine yardımcı olur. Yaptığı iş Bankalara ait bir konu olduğu halde, kooperatif Bankalar Kanuna tabi olmaz. Tüketim kooperatifleri aldığı maddeleri ortaklarına intikal ettirerek aracı kurumları kaldırır. Bir komisyoncu gibi çalışır. Ama, komisyoncuların tabi olduğu mevzuata tabi olmaz. İnşaat kooperatifleri üyelerine bina yapar, yaptırır verir. Bu sebeple bir müteahhidin yaptığı işi yapar ama, onların tabi olduğu mevzuata tabi olmaz. Bir nakliye kooperatifi, işi bulur, ortaklarına verir ama, komisyoncuların tabi olduğu mükellefiyetlere tabi değildir.

Zira, “... bunların hepsinde karşılıklı dayanışma ve kefalet esas alınmıştır.” (Domaniç-İmregün-Tekinalp 1970:189)

2.İHTİYAÇLARIN KARŞILIKLI DAYANIŞMA-YARDIM VE KEFALET SAYESİNDE SAĞLANIP, KORUNMASI AMACI:

Bu unsurların üçünün de bir arada olması şart değildir. Bunlardan birinin bulunması yeterlidir. Prof. Dr. Yaşar Karayalçın’a göre, “.. bir topluluğun kooperatif sayılabilmesi için, ortakların ekonomik menfaatlerini bu üç yoldan biri ile sağlamak veya korumak kanaatimce mümkündür. Bu üç yol geniş anlamda ortakların işbirliği şeklinde yorumlanmalıdır.“ (Karayalçın–1973:423)

3.DEĞİŞİR SERMAYELİ OLMASI:

Ortak arttıkça sermaye de artar. Azami ortak adedi tespit edilemez

4. DEĞİŞİR ORTAKLI OLMASI

Ortakların çıkma hakkı vardır, bunlar devamlı değişebilirler

9. Kooperatiflerin Yaptığı Bazı İşlemler ve Mülahazalar..

Yukarıda (TÜRKİYE’den İKİ ÖRNEK) kısmında bahsi geçen Kooperatiflerin üyeleri arasında yaptığı yardımlaşma işlemlerin Sigorta gibi algılanması konusunun tartışılmasından önce bir-iki hususu dikkatinize sunmak istiyorum:

* Kooperatifçilik yoluyla halkımıza ne gibi hizmetler verebileceğimizi tartışmamız gerekir. Kooperatif çok önemli ve faydalı bir hizmet yoludur. Üreticimize, tüketicimize hizmet veren çok iyi bir hizmet yoludur.

* Halkımızın kooperatifçilik denildiği zaman hatırına gelen İnşaat kooperatiflerini hakiki kooperatifçilikten ayırmamız gerekir. Bunlar, tamamen İnşaat şirketlerinin (hileyi şeriye) olarak kullandıkları ve halkı istismar vasıtası kıldıkları bir çalışma şekli olup, maalesef hakiki kooperatifçiliği gölgelemektedir. Önceleri, işçinin hakkettiği kredileri almak bahanesiyle kurulmuşlar, ancak daha sonra Devlette vergi kaçırmak ve üyelerine istedikleri ödemeleri yaptırmak için müteahhitlerin oyuncağı haline gelmişlerdir.

9.1. Hakiki Kooperatifçilik nedir ?

Kooperatiflerle ilgili konuları ele aldığımızda bunların uluslararası konumunu ve gelişmelerini nazara almak zorundayız.

Kooperatiflerin; fakirin, işçinin, esnafın, üreticinin tekelci sermaye ile spekülatör gruplardan ve bunlara yardımcı olan iktidarlardan korunmak üzere bir tepki olarak doğduğunu görüyoruz. Ayrıca, kooperatiflerin asıl işlevlerinin Kapitalizmin sömürü alanlarından halkı kurtarmaya, korumaya yönelik olduğu da gelişim sürecinde ortaya çıkmıştır. Kooperatiflerin bu konudaki işlevlerini nasıl yerine getirdiklerinin misallerini Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 1964 yılında Cenevre’de yaptığı 49.İş Kongresi sebebiyle yayımladığı Raporda görüyoruz. (T. Koop.Kurumu Ankara-1967)

Sigortaların ilk doğuşları da, Kooperatiflere paralel olarak, imkanı kısıtlı olan kişilerin gelecekteki zararlarını ezilmeden, yardımlaşarak karşılamak için olmuştur. Maalesef bugün Türkiyede ve gelişmemiş ülkelerde Sigortacılık, Tekelci sermayenin ve halkın imkanlarını kendileri için kullanan belli bir zümrenin aracı haline getirilmiştir. Bankacılıkta da aynı hali görmekteyiz.

Sigortaların bugün tekelci sermayenin pençesi altında olduğunu gösteren en bariz örnek, “zenginleşme yasağı” diye konulan kuraldır. Bu kural “sigorta ettirenin sigortacı tarafından ödenen bedelle zenginleştirilmemesi”dir. (Kubilay-1994:2) Görüldüğü gibi, aldıkları trilyonlarca primlerle bilançolarını zenginleştiren sigortacılar, sigorta ettirenlerin belki de hayatlarında bir defa bile alamayacağı rizikolara fazla ödeme yapmamak için kurallarını koymaktadırlar.

Anayasamız ve kanunlarımız Kooperatiflere özel bir ilgi göstermiş, haklar ve imtiyazlar tanımıştır. Buna rağmen, gelişerek fonksiyonlarını ifa etmesi gereken Kooperatifler, belli bir siyasi ve ideolojik kesimin inhisarında imiş gibi görülmüş ve ilerde Devletimizin başına büyük bir bela kesilecek olan KİT lere yönelme olmuştur.

9.2.KOOPERATİFLERİN kuracağı Yardım Sandıkları ve Fonlar:

Kooperatiflerin ortakları ve çalışanları ile ilgili olarak YARDIM FONLARI kurabileceği hususu kanunlarımızdaki şu maddelere göre mümkün olabilmektedir:

9.2.1-Anayasanın 171. maddesi:
“Devlet, Milli Ekonominin yararlarını dikkate alarak, öncelikle üretimin artmasını ve tüketicinin korunmasını amaçlayan Kooperatifçiliğin gelişmesini sağlayacak tedbirleri alır.” demektedir, Böylece, (Tüketicinin Korunması) Anayasamızın ilkeleri arasında girmiştir.

9.2.2-Kooperatifler Kanununun 1.Maddesinde “...ortaklarının belirli ekonomik men-faatlerini ...karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak..” şeklindeki tarifin yapılan işe mutabık olması,

9.2.3-Kooperatifler Kanununun 40. Maddesindeki: “Ana sözleşme gerek kooperatifin memurları ile işçileri, gerekse kooperatifin ortakları için yardım kuruluşları vücuda getirmek ve bunları işletmek amacı ile YARDIM FONLARI kurulmasını hüküm altına alabilir.” İbaresinin açık olarak cevaz vermesi,

9.2.4-Sanayi Bakanlığının örnek Tip statüsünün 6/10 Maddesinde “ Gerektiğinde ortaklar ve personel için YARDIM FONLARI oluşturur...” denmesidir.

9.3.YARDIMLAŞMA FONU, Kooperatiflerin uluslararası ve Türkiyedeki kuruluş gayeleri ile de tam tamına mutabık ve kooperatifçiliğin hakiki gayesine uygun bir çalışmadır.

Zira kooperatifçiliğin Dünya ve Türkiyedeki evrensel gayesi, bir araya gelen üretici, tüketici, işçi vs gibi grupların sermaye ve spekülatörler tarafından sömürülmesini engelleyici; birlik-yardımlaşma-kefalet-dayanışma esaslarına dayalı ticari ve ekonomik faaliyetlerin yapılmasıdır.

Bu sebeple Devlet bunlara çeşitli ayrıcalık ve muafiyetler tanımıştır: (Alver-1994:132)
•Vergi ve resimlerden muafiyet
•Harç istisnası
•FON kurabilme
•Kredi Dağıtabilme
•Komisyonculuk faaliyeti
•Vs vs..

Kooperatifçiliği cazip hale getiren imtiyazlardan biri, FONLAR dır. FON’lar, Yardımlaşma Sandıkları gibidir. Ancak, bu Sandıklarının tabi olduğu esaslara tabi olmadan, özel kanunları bulunmadan, kooperatifler Kanunu ile çalışabilirler.

Kooperatiflerin Üyeleri için kurduğu YARDIM SANDIKLARININ yaptığı bazı muamelelerin de Sigorta gibi algılanması mümkün ise de, hukuki durumu incelediğimiz zaman bunların da tamamen kooperatiflerin kuruluş gayeleri olan Yardımlaşma-dayanışma ve kefalet esasları dahilinde olduğu görülür. Bu sebeple Sigorta Kanunu kapsamında değillerdir.

Mesela, Kooperatifler üyelerine kredi bulabilirler veya kendileri Kredi verebilirler. Ama, Bankalar kanununa tabi değillerdir.

Kooperatifler, üyelerine iş bulup, dağıtabilirler, ama komisyoncuların tabi oldukları usullere uymak zorunda değil, kooperatifler kanununa tabidirler.

Önce şunu belirtelim ki, Kooperatiflerin Yardımlaşma işlemleri Siğorta’ya değil, aksine, Siğortaların yaptığı işlem Kooperatiflerinkine benzemekte ve hakikatte de onlardan alınmadır. Zira, Siğorta işlemleri diğer şirketlerin ticari işlemleri ve akitleri gibi bir veya bir-kaç kişinin anlaşması ile olamaz, “ Siğorta, ...risklere karşı teminat veren, ekonomik riskleri kendi üyeleri arasında paylaştırarak olabilecek zarar ve ziyanlara karşı önlem alınmasına olanak sağlama faaliyetidir.” (Özkan-1998:V)

“Şu halde Siğorta, ... topluluğu oluşturan kişiler arasında karşılıklı olarak karşılanmasını sağlamaktır.” (Özkan-1998:9-10)

Görülüyor ki Sigortada, şirket muamelelerinin dışında, tarafların çok olması ve aynı rizikoya maruz bulunmaları şartı var. Bu sebepledir ki Müellifler, iki kişinin gelecek hasarlara karşı yaptığı mukaveleyi, Siğorta olarak kabul etmiyorlar. (Kubilay-1994:65)

TTK nun 1263. Maddesindeki tarif ise, sigortayı değil, Siğorta akdinin ve sigortanın taraflarının tanımlanması ile ilgilidir. (Özkan-1998:11)

Zaten birçok müellif, Sigortaya benzeyen faaliyetlerin sigortadan ayrılması için birtakım ilkeler yazmak lüzumunu hissetmişlerdir. Bunlardan biri olan Doç.Dr.Sayın Mehmet Özkan şöyle yazıyor: “ ..Siğorta faaliyetlerinin, Siğorta faaliyetlerine benzeyen faaliyet ve olaylar arasındaki farklar belirlenebilecek ve aynı zamanda Siğorta faaliyetlerinin sınırlandırılması da olanaklı olacaktır. Şu halde tam anlamı ile Sigortadan söz edilebilmesi için sigortanın ve esas aldığı ilkelere uygun olması gerekmektedir.” (Özkan-1998:12)

•Sigortacılık ticari bir iş sayılır (Kubilay-1994:309)
•Kooperatif Yardımlaşma Fonu ise yardımlaşma ve Dayanışmadır ve ticari bir konu değildir.
•Sigortacılıkta taraflar arasında özel bir akit vardır (TTK 1263/1)
•Kooperatif ile ortakları arasında bir akit yoktur. Ortaklık münasebeti mevcuttur.
•Sigortacı ile Siğorta ettiren arasında şekle tabi muameleler, yasaklanmış muameleler, izne tabi muameleler mevcuttur. Kooperatiflerde ise yalnız Kooperatifler Kanunu gereğince ortaklık münasebeti vardır.
•Siğortalarda tarafların anlaşmazlığı; akit, BK ve TTK esaslarına göre çözümlenir. Kooperatiflerde ise karar Genel Kurul olarak ortaklara aittir.
•Siğorta muamelesine benzeyen hatta tamamen Siğorta muamelesi olduğu halde Siğorta mevzuatına tabi tutulmayan birçok faaliyet vardır. Hatta SSK hadisesi bile müelliflerce Siğorta kabul edilmemektedir. Bu sebeple, kanun koyucu her Siğorta muamelesini Siğorta kanunu içinde mütalaa etmemiştir. Bunlara ya özel kanun çıkarmış, ya da dahil etmeyerek cevaz vermiştir.

Netice olarak; Kooperatiflerin de kanunlara dayalı şekilde yapacağı faaliyetin Siğorta’ya benzemesi Onun Siğorta mevzuatına dahil olmasını gerektirmez.

KAYNAKÇA:

ALTUĞ,Prof. Dr.Osman ODYAKMAZ, A.N.–Kooperatifler Kanunu-Muhasebesi ve ilgili Mev-zuat İST 1993
ALVER, Cemil - Koop.Muhasebesi ve Koop.Hukuku- Ank 1994
DOMANİÇ Prof Dr. Hayri – İMREGÜN, Prof Dr. Oğuz TEKİNALP, Prof Dr. Ünal Ticaret Hu-kuku İST-1970
GÜVEN, Prof. Dr. Sami – Kooperatifçilik politikası – Bursa/1997
HİRŞ, Ord.Prof.Dr. E. – Ticaret H. Dersleri İST-1948
KARAYALÇIN, Prof. Dr. Yaşar - Ticaret Hukuku II - Şirketler Hukuku İST- 1973
KUBİLAY, Doç.Dr.Huriye -Yeni Değer Siğortası- Ank. 1994
MÜLAYİM, Prof. Dr. Z. Gökalp – Atatürk’ten Bugüne Kooperatifçilik – Ankara/1998
ÖZKAN, Doç.Dr. Mehmet -Siğorta işlemleri ve Muhasebesi- İst 1998
TTK – 6762 SAYILI TÜRK TİCARET KANUNU - R. Gazete: Tarih:9/7/1956 Sayı 9353
TÜZÜN, Prof Dr. Necat – Şirketler Hukuku – İST.3.baskı
Uluslararası Çalışma Örgütü-49.İş Kongresi Raporu-T.Koop.Kurumu No:15 Ankara-1967

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Lady Gaga, Salman Khan